Anadolu'nun Sesi Güncel ve Son Dakika Haberleri

Celil Sadık: Sosyal medyadaki ilginin kitaplara yansımayacağını düşündüm

İhsan Dindar – milliyet.com.tr / ihsan.dindar@milliyet.com.tr   Binlerce yıllık uygarlıklara ev sahipliği yapan az sayıdaki ülkeden biriyiz …

Celil Sadık: Sosyal medyadaki ilginin kitaplara yansımayacağını düşündüm
6 views
30 Haziran 2021 - 9:42

İhsan Dindar – milliyet.com.tr / ihsan.dindar@milliyet.com.tr

 

Binlerce yıllık uygarlıklara ev sahipliği yapan az sayıdaki ülkeden biriyiz. Dolayısıyla aslında sanat tarihi ve arkeoloji gibi bölümlerden mezun olanların gelecek kaygısını daha az hissetmesi beklenirken tam tersi oluyor. Siz de bir sanat tarihçisi olarak mezun olduktan sonra işsiz kalıyorsunuz ve twitter’da bir hesap açıyorsunuz. İlginin bu kadar büyüyeceğini bekliyor muydunuz?

Elbette beklemiyordum. Sanat tarihi bölümündeki ilk günümü unutamam. Bölüm başkanımız ilk derste: ‘Hoş geldiniz geleceğin işsizleri’ demişti. Mezun olduktan sonra iş bulmakta büyük zorluk çektim. Sanat tarihinde iş bulamayacağımı anladığımda başka alanlara yöneldim. Ne iş olursa girerim durumundaydım. Ancak gittiğim görüşmelerde bu sefer okuduğum bölüm sorun oluyordu. Çünkü ülkemizde sanat tarihi hakkında kimse fazla fikir sahibi değil. Beni nerede çalıştıracaklarını, ne iş vereceklerini bilmiyorlardı. Sosyal medyada ‘sanatntarihi’ sayfasını açma nedenim de buydu. Sanat tarihini tanıtıp sevdirmek. Biraz da bilgilerimi taze tutmak. Ancak ilginin hiç bu kadar büyük olacağını bilmiyordum.

 

 

Tarih, uzun yıllar boyunca öğrencilik hayatından itibaren bir nebze mesafeli durulan bir alandı. Sonrasında bazı tarihçiler, tarihe karşı takınılan bu mesafeli tavrı kolay anlatım ve farklı üsluplarıyla aştılar. Tarih artık çok daha popüler bir alan. Şimdi siz bunu spesifikleştirip sanat tarihi için yapan birkaç kişiden biri oldunuz. Sizin bu noktada püf noktanız nedir?

Sanat tarihi doğru bakış açısıyla çok eğlenceli bir bilim dalı. Biraz da tarihi magazin aslında. İnsanların bu magazine ilgisi olduğunu anladığımda seminerlerimde ve yazılarımda anlatım tarzını değiştirdim. Bir arkadaş ortamında nasıl anlatıyorsam öyle anlatmaya çalıştım. Bunu yaparken üniversitede göremeyecekleri bir derinlikte bilgi verirken, hikayelerle süsleyip sanatçılar hakkında magazinsel bilgiler verdim ve akılda kalıcı olmasını sağlamaya çalıştım. Kısa zamanda seminerlere gelenlerin sayısı artmaya başladı. Ankara’da bir hafta sonu 300 kişiye kadar ulaştı rakamlar. İlk başladığım salon en fazla 15 kişiyi alabiliyordu. Pandemiden önce Zorlu PSM ve Ankara Cermondern’de çok ciddi kalabalıklara anlatım yapıyordum. Bol espri ile süsleyip doğal bir anlatım yakalıyordum. İzleyici gülmeyi ve eğlenmeyi beklemeden geldiği bir aktiviteden hem öğrenip hem de eğlenerek çıkıyordu. Doğru hikayeyi doğru şekilde anlattığım zaman her sanatçıyı ve her sıkıcı gibi görülen sanat dönemini anlatmamda çok iyi bir araç olduğunu gördüm. Kitaplarımda da bu dili korumaya çalıştım. Elbette bazı sanatçıların hayatı dram yüklü olduğundan ona göre bir anlatım tercih ettim. Seminerden sonra ağlayanlar, gözleri dolanlar oluyordu. Yani bir şekilde performans sergileyerek, bir eğitimci tavrından uzak durarak paylaşıyorum her şeyi.

 

 “Lisede veya ilkokulda sanat ve sanat tarihi eğitimi almıyor kimse”

Paylaşımlarınız doğrultusunda oluşan bu ilgiyi nasıl yorumluyorsunuz? Sizce bu denli ilgi görmelerinin nedenleri ne olabilir?

Ülkemizde insanların yeterli sanat eğitimi almaması bu konuda bir açlıkları olmasını sağlıyor. Lisede veya ilkokulda sanat ve sanat tarihi eğitimi almıyor kimse. Bu durumda, tatile gittiklerinde, ister ülkemizde ister yurt dışında olsun sanat eserleri ve tarihi eserlerle iletişim kuramıyorlardı. Ben de bu noktada bir köprü anlatım yaparak herkesin zor gibi görülen şeylere rahatlıkla ve eğlenerek ulaşmasını sağlıyorum. İnsanlar müzelere gittiklerinde boş boş bakmak istemiyorlar. Gördükleri eserleri az da olsa anlayabilmek, yorumlayabilmek istiyorlar. Ayrıca sanat tarihinde çok fazla sarsıcı hikaye var. Bu hikayeleri dinlemek, gündemin kasvetinden uzaklaşarak birkaç yüz yıl geriye gitmek istiyorlar. Bu nedenle seminerlerime ve yazılarıma da ilgi giderek büyüdü diye düşünüyorum.

 

 

Bu noktada takipçilerin en çok reaksiyon gösterdiği ressamlar kim? Batı ile kıyasladığımızda sizde benzer isimlere mi ilgi gösteriliyor? Yoksa burada öne çıkan daha farklı ressamlar da var mı?

Ben Caravaggio adında seminer veren ilk kişiyim. İlk olarak Leonardo Da Vinci semineri sonrasında Michelangelo yaptım, ardından Caravaggio yapmaya başladığımda bu ressam hakkında çok fazla bilgi olmadığını gördüm. Yani insanlar popüler isimleri biliyorlardı ancak sanat tarihi ile ilgili biraz ilgisi olanlar sadece Caravaggio’yu ismen tanıyorlardı. Onun sarsıcı ve hareketli yaşamı benim anlatımdaki işimi kolaylaştırdı. İnsanlar bir anda Caravaggio’ya büyük ilgi göstermeye başladılar. Bunun yanında elbette Picasso, Van Gogh, Munch, Kahlo gibi ressamlara ilgi çok büyük.

 

 

Yavaş yavaş yazarlık yolculuğunuza gelmek istiyorum. Geçtiğimiz günlerde “Uygarlığın Ayak İzleri” serinizin üçüncü kitabını yayımladınız. Buna gelmeden ben önceki iki kitaba parantez açmak istiyorum. Binlerce yıllık bir geçmişi olan sanat tarihini haklı olarak konu ve tarih aralığı açısından inceliyorsunuz. “Sanat Dehaları” ile “Krallar ve Tanrılar” nasıl bir motivasyonun ürünleri oldu?

İlk kitabımda en sevdiğim dönemleri en sevdiğim sanatçıların biyografileri üzerinden anlattım. Zaten bu sanat dehaları hakkında dört bölümlük bir seri seminer yapıyordum. Bir yıl boyunca haftada dört defa anlattığınız sanatçılar hakkında artık bir şeyler yazmak istiyorsunuz. Seminerlere ve sanat tarihine olan ilgiyi bu isimlerle toplamayı başardığım için kitapta da bunlara yer vermek istedim. İkinci kitapta ise sanat tarihinin belirli bir döneme sıkışıp kalmadığını göstermek için binlerce yıl geriye dönerek antik dönemin tanrılarına ve krallarına sanatsal bir bakış açısıyla yaklaştım.

 

 

İnternet çağının öncesinde pek çok evde imkânlar dahilinde ansiklopediler bulunurdu. Ancak internetin hayatımıza girmesiyle çok hızlı bir şekilde evlerden bu kitaplar uzaklaştırıldı. Ancak sonrasında görüldü ki internette her bilgi olsa da sınıflandırmak ve neyi nasıl aramak gerektiğini bilmek de önemli. Bu seri bu noktada ansiklopedik bir işlev de görüyor bence. Bu noktada özellikle genel okur kitlesini boğmayacak kıvamı nasıl yakalıyorsunuz?

Samimi ve eğlenceli bir anlatım yapmaya çalışıyorum. Bazen bazı sanatçıların hayatını yazarken okuru duygu yönünden etkilemek için edebi bir dil kullanmaya özen gösteriyorum. Gözlerinde her şeyi görselleştirmelerini ve beni dinlerken ya da okurken zihinlerinde o dönemlere gitmelerini hedefliyorum. Okur kitabı okumaya başladığında zihinlerinde çekecekleri bir belgeselin içinde olmalarını istiyorum. 🙂

 

 “Aşka daha toz pembe bakan bir bakış açısı var”

O halde sözü serinin üçüncü kitabı “Batı Resminde Aşk ve Bazı Küçük Felaketler” getireyim. Mitoloji ve Antik Çağ, sanat tarihinin dönem olarak en önemli ilham kaynakları arasında. Aşk ve felaketler de en çok değinilen konularından… Şimdi bu kitapta aşk ve felaketler bir arada. Anlatacağınız tablo neye göre belirlediniz?

İçinde aşk olan her tabloya değinemezdim elbette. O yüzden kendimce beni en çok etkileyen sahneleri toparladım. Kitabın ilk kısmına aşka daha toz pembe bakan bir bakış açısı var. Aşkı yücelten ve öven bir tavır var. Mutlu aşk sahneleri ve huzurlu kompozisyonlar var. Ancak ikinci kısımda aşkın karanlık yüzü var. İntihar edenler, aldatanlar, aldatılanlar, cinayetler, yalnızlıklar, terk edilmeler… Bunların hepsini de kendi sevdiğim eserlerden bir araya getirmeye çalıştım. Beş yüz üzerinde seminer yaptım ve şuan ayrıca sertifikalı aylarca süren modern ve klasik dönem dersleri veriyorum. Bu sayede pek çok sanatçı ve sanat eseri anlattım. Tepkileri sürekli ölçüyorum ve okurlarla seminerlerde bir arada olmak onların ne istediğini anlamamı sağlıyor. Biraz buna göre yazdım diyebiliriz.

 

 

Kişisel olarak beni en çok etkileyen tablolardan biri Shalott’un Leydisi’dir. Kitapta da yer alan tablolardan biri olmuş.  Kitapta yer alan eserler içinde atmosfer olarak sizi en çok çarpan eser hangisi?

Aslında her biri seneler boyunca ayrı ayrı karşıma çıkıp ayrı ayrı çarptılar beni. Favori eserlerimden biri de Shalot’un Leydisidir. Ayrıca Merhametsiz Lady veya Edvard Munch’un eserleri beni çok sarstı diyebilirim. Caravaggio’nun Narcissus adlı eseri de beni en çok etkileyenlerden.

 

 

Kitapta Francesco Hayes ve Gustav Klimt’in aşıkların öpüşmesini kendi üsluplarıyla tuvale yansıtmalarını yorumluyorsunuz. Günümüzde de aşıkların favori tabloları arasında yer alıyor bu ikisi. Klimt’in eseri nispeten yeni olsa da bu konu aslında yakın zamana kadar bir tabu. Bu eserler halka gösterildiklerinde ne gibi tepkiler almış?

Aslında ikisi de olumlu tepkiler alıyor. Klimt’in Kiss adlı eseri elbette akademik bakış açısıyla çok eleştiriliyor. Çünkü tüm resim kurallarını çiğneyen bir tavra sahip. Ancak genç ve modernist sanatçılar Klimt’i bir lider gibi görüyorlardı.

 

 “Sosyal medyadaki ilginin kitaplara yansımayacağını düşündüm”

Sosyal medyada paylaşımlarınıza gösterilen ilgi malum. Peki benzeri bir ilgiyi serinin üç kitabını da göz önünde bulundurduğumuzda hangi seviyede?

Her zaman sosyal medyadaki ilginin kitaplara çok ciddi yansımayacağını düşündüm. Ancak yanılmışım. Kitap gerçekten çok büyük ilgi gördü. Ülkemizden ve yurt dışından çok fazla mesaj alıyorum. Üç kitap da sürekli olarak baskıya giriyor tekrar tekrar. Bu da amacı benim gibi sanat tarihini sevdirmek olan birini çok mutlu ediyor.

 

 

Uygarlığın Ayak İzleri serisi devamında yine sanat tarihinin önemli bir parçası olan heykel ya da mimari ağırlık bir çalışma gelebilir mi?

Aslında ilk iki kitapta değinebildiğim kadar heykel ve mimariye de değindim. Biraz uzak durmamın sebebi de bunları resim anlattığınız kadar eğlenceli anlatamazsınız. Mimari gibi bir konuyu anlatmak için bol terminoloji kullanmak gerekiyor. Bu da okurun sürekli terimlerle boğuşmasına neden olacak. Bu nedenle o dengeyi kurarak her zaman anlatabildiğim kadarıyla anlatacağım.

 

 

Twitter paylaşımlarınız ve kitaplarınız dışında çeşitli seminer programlarınız da mevcut. Halihazırda devam eden bir seminer programınız bulunuyor mu?

Evet her Çarşamba bir seminerim mutlaka oluyor. Henüz yeni de bir atölye açtım. Sevgili ortağım Begüm Genç ile kurduğumuz atölyede benim dışımda da farklı alanlarda seminerler veren pek çok hocamız var. Bunun dışında atölyemizde 12 haftalık Modern Sanat atölyesi ve 12 haftalık Klasik sanat atölyesi var. Bunlar sertifikalı programlar ve her biri iki saat sürüyor. Haftanın altı günü sınıf açmak zorunda kaldık. Sınıflarda genellikle 40 veya 50 kişi oluyor. Kaçırdıkları dersleri iki hafta boyunca kayıttan izleyebiliyor ve whatsapp grubundan kaçırdıkları yerelere dair sorular sorabiliyorlar. Her ders istedikleri kadar soru da sorabiliyorlar. İlgi oldukça büyük. Yaz döneminde bir sınıf açtık sadece ancak çabucak doldu ve duyuruyu kaldırdık. Yani yaz döneminde, pandemi şartlarının hafiflediği dönemde bile ciddi bir ilgi var diyebilirim.

 

 

Son olarak Türkiye’de, sanat tarihi ve sanat eleştirisi konusunda yapılan yayınları geçmiş ve başka ülkelerle kıyasladığınızda nasıl buluyorsunuz?

Avrupa’daki ülkelere kıyasla sayısı az olsa da öz diyebilirim. Ben ülkemizde yayınlanan kaynaklardan yola çıkarak sanat tarihinin rahatlıkla öğrenilebileceğini düşünüyorum. Nilüfer Öndin, Özkan Eroğlu, Ahu Antmen, Oktay Aslanapa, Bedrettin Cömert, Adnan Turani, Zerrin İpek Boynudelik gibi harika kitaplar yazmış harika tarihçilerimiz var. Onların rehberliğinde sanat tarihinin daha anlaşılabildiğini düşünüyorum. Kendi adıma da her birine teşekkür borçluyum. Sayelerinde sanat tarihi öğrenmekle kalmadım. Nasıl anlatılacağına dair de çok şey öğrendim.

REKLAM ALANI

(336x280px)

Anasayfa Sağ Bloka Esnek veya Sabit ölçülerde SINIRSIZ reklam alanını şablon olarak ekleyebilirsiniz. Şuan örnek olarak sadece 2 reklam kullanıldı.

Web sitesinde ki yazıların izinsiz kopyalanması kesinlikle yasaktır. Tüm Hakları Saklıdır.